İnsanın kısa yeryüzü macerası zorluklarla dolu olmakla beraber geldiği yeri unutmaması ve gideceği yeri de her zaman aklında tutması ile bu zorlukları Allah'ın izniyle aşabilecek donanımdadır. Bu noktada son derece önemli olan husus, insan dünyaya karşı nasıl bir tavır alacağıdır.
Bu konuda İslâm bize, her hususta olduğu gibi, yol göstermektedir. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed bu konuda da canlı örneğimizdir. Kur'ân ve Peygamber Efendimizin ortaya koyduğu bütün ilkeler birlikte değerlendirildiğinde insandan dünya ile ilişkisinde beklenen mutedil, vasatî bir tavırdır. Bu ise özetle, ahirete, yani bu dünya serüvenimizden sonra mutlaka gideceğimiz yurdumuza hazırlanmak, hatta ebedî ahiret yurdumuzu bu dünyada yaptıklarımız ile inşa etmek, bunu yaparken de dünyayı mamur, yaşanır bir iyilik ve barış yurduna dönüştürüp nasibimizi almaktır. Velhasıl dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp güzelce bakımını yaparak meyvelerini bu dünyada da ahirette de doya doya yemektir. Bunları yaparken bizi var edeni ve eninde sonunda huzuruna çıkacağımız Yüceler Yücesini unutmamak ve bütün varlığımızla Ona bağlanmaktır.
İnsanı en güzel bir surette yaratan ve yarattıklarının en şereflisi makamına oturtan Cenâb-ı Allah, onun üstünlük ve zayıflıklarını da bilmektedir. İnsanın üstün vasıflarını korumak, eksik taraflarını tamamlamak ve yanlış yola gitmesninin önünü almak..
İslâm dini yeryüzüne çöken karanlığı yarıp insanlığa muhtaç olduğu aydınlığı göndermediği dönemde dünyaya gelerek melekleri ve insanları sevindiren nurlu yetim Hazreti Muhammed (s.a.s.), önce babadan, sonra da anadan yetim kalınca dedesinin himayesinde..
İslâm dini, her insanı belirli hak ve sorumluluklar taşıyan bir şahsiyet olarak kabul eder. Her şeyin sahibi olan ve Mâlikü’l-mülk ismini taşıyan bütün mülkün mutlak sahibi Cenâb-ı Allah, mahlûktın en şereflisi olarak yarattığı insana mülkü üzerinde..